Kalbi teget gecmek.
Kalbi teget gecmek.
Av köpekleri henüz avluda oynaşıyor; ama avları, daha şimdiden ormanda ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar, ellerinden kurtulamayacaklar.” Soluksuz kalıncaya kadar koş, soluğundan av köpeğine izler bırak, soluğunla besle av köpeğini. Koş, daha hızlı koş, av köpekleri nasıl olsa bulur seni, en korunaklı sığınaklarında. Sığınaklarına erken ulaşman, seni av olmaktan kurtarmıyor sadece avcısını bekleyen telaşlı bir av yapıyor. Soluk soluğasın.
“Zaman, insanı değiştirmez, kapris elbisesini ya kalınlaştırır ya da inceltir.” demiştin. Konuşmaya mecalim yoktu, yüzüm gibi… Sözüne bu kadar sadık olman; davranışlarında bu kadar tutarlı olman ne kötü. En küçük tepeler bile sırf senin dosdoğruluğun yüzünden aşılmaz dağlara dönüşüyor. Belki doğruyu söylüyordun ama bu senin haklı olduğun anlamına gelmiyor. Sen yoluna devam ederken bak, geride kalan, geriye bakan ben oldum. Zaman, benim için bir bataklığa dönüştü. Saplandığım andan sonrasına taşamadım. Zaman bataklığında patinaj yapıyorum ve hayat artık çekilmez oluyor. Ne olur bir defa affedebilsen, “o, senin bir türlü anlayamadığın hataları, gafları”.
Madem hiçbir an, ikinci kez aynı tatta ve aynı kıvamda yaşanamıyor, neden zamandan medet umuyoruz? Zaman, allı pullu fistanlar giyince mi, çağrlıdır bizim tek kişilik balomuza?
Hatırlar mısın, bir gün, “Ben, büyük zaferler kazanan, yeni diyarlar fetheden bir kumandan olsam da çadırıma ve köyüme doğru bakarım ve oradan güç aldığımı bilirim. Dallarım, budaklarım, çiçeklerim şerha şerha büyüse de, nabzım köklerimde atıyor benim.” demiştin? Sözünün eri olduğun ortadayken ne söyleyebilirim. Yalnız sana şunu sormak istiyorum, eğer kaldırabileceksen: “Zaferler kazanan bir kumandan olmaktan bahsederken sapasağlam bir gövdeye ve ruha sahip olduğun vurgusunu gizli de olsa yapıyordun. Neden süklüm püklüm, savaş kaybeden bir er olmak ve sonrasında ayağa kalkmak, dikilmek gibi hayallerin, hislerin yoktu? Neden, kazanan bir kumandan ve köklerinden beslenen dal senin özdeşiğin oluyordu da kaybetmek, yenilmek, yıkılmak senin semtine dahi uğrayamıyordu?
“Aynı nehirde iki kez yıkanmak mümkün değildir.” Peki, kabul! Aynı nehri, iki kez yıkamak mümkün mü? İki kez yıkanmak ve iki kez yıkamak mümkün değilken kabahat nehirdedir! diyebiliyor musun? Dilin varmaz, nehre laf etmeye.
Senin algın başka, bambaşkaydı. Her kavram önce, senin o çelikten süzgeçlerinden geçiyordu, merhamet bu süzgecin tıkalı deliğiydi. Sen, her kavrama metalik bir duygu, gri bir renk katıyordun. Sana göre dostluklar, ödünler ve özveriler üzerine kuruludur. Bunlar devam ettikçe dostluklar devam eder, dostluğun özveri kaynağı kurursa her şey biterdi. Ne olurdu karşılıksız veriler üzerine kurabilseydin bazı şeyleri?
“Taşlar yalan söylemez.” diyen birisine, “Peki doğru söyler mi?” diye sormak aklımıza gelmiyor. Yalan söylememek, doğruyu söylemek anlamına gelmiyor, her zaman.
İri göbekli lafların da hiç eksik olmazdı: “Tarihe sahip çıkmak insana tanımadığı insanların sorumluluklarını yükler. İnsanın tarihe sahip çıkmadan önce geçmişine sahip çıkması gerekir.” Zaman, şefkatli bir anne gibi okşamıyor ruhumuzu. Sabit kadem ayaklarımızdan, parçalar koparırken, hangi geçmişe sahip çıkmak? Her babayiğidin harcı değil. Cevabın hazırdı: “Rüzgar, bendinden taştıkça öfkeleniyor, öfkelendikçe gücünü kaybediyor. Geriye dönmeye niyetlenince takatini yitirdiğini fark ediyor. Bu hale düşmek insana yakışmaz onun için insan dönebileceği kadar uzaklara gitmelidir. Anlamamak, mahsurlu bir durumdu, anlamış gibi yapardım. Franz Kafka, en büyük tutkundu. Anlamıyordum, nasıl Kafka gibi ezik ve silik bir yazar senin tutkun olabiliyordu? Sen, dosdoğruluğa, dümdüzlüğe vurgundun. Doğruluk insanı ıslah eder, erdemli kılar, dosdoğruluk ise insanı sadece iter, onu yalnızlaştırır, yabanlaştırır. Kafka, demek düzyazı demekti daha ötesiydi: dümdüzyazıydı. Kafka’ dan terennüm ettiğin bir cümle: İnsan ancak olabildiğince az yalan söylediğinde mi olabildiğince az yalan söylemiş olur; yoksa olabildiğince az yalan söyleme fırsatı bulduğunda mı?
Papatya falının çarkı bir kez kırılsa… Sevmiyor, sevmiyor, sevmiyor… Ceplerimiz çakıl taşları ile dolu. Sorumluluk, vazife, görev, mesuliyet… çoktan seçmeli, istediğini seç. Hayat cıvıklaşıyor. Çakıl taşları bizi bataklıklara götürüyor. İngiltere’ yi hayal ediyorum. Wirginiya Woolf, cebindeki çakıl taşları ile biraz önce suların dibini yurt tutmuş.
Sevgi, seni asla tutsak kılmaya yetmedi. Daha fazla sevmek, benim suçumdu. Aşamıyordum, en alçak tümsekleri. Bu da, tarafından benim acziyetim olarak görülüyordu. Ben, profesyonelce sevmeyi başaramadım. En küçük sevgilere takılıp, kalakaldım. Ne yapabilirim hesaplı, kitaplı olmayı başaramıyorum.
Yan yana başlanılan bütün yolculuklarda biri daima arkada kalır. Önde olan kazanır. Sen önde yürüyorsun. Kazanan sensin, demeye dilim varmıyor. Bu kadar zavallı olmayı sana yakıştıramıyor, kazanmak uğruna birilerinin kaybetmesini göz ardı edebileceğine inanmıyorum. Eğer dostluktan anladığın, yanımda kalanlar dostum, savrulup gidenler yitiğimdir, diye bir düşünceyse kulağına bir şey fısıldamak istiyorum: Sakın arkada kalma. Ruhun bunu kaldırabilecek kadar güçlü değil.
Av köpeğini yanında taşıdığını ve zaferlerinle onu azdırdığını unutma.
Mehmet Öztunç
Tags: güzel hikayeler, hikaye oku, hikayeler, yaşam hikayeleri, yaşamdan hikayeler


Yorum Yapın